Bir anne gülüşünde, bir söğüt serinliğinde olan duygu durumlarını fırtınalı havaya çevirirse insan ve bitirirse ansızın kafasındaki kendini büyütme arzusu; günlük güneşlik günleri severken başlarsa fırtınalı havaları sevmeye ve ansızın bir kalp ağrısıyla sızılırsa yere, ki son zamanlarda bunu çok yaşıyorsa; hangi suçun cezasını veriyordur kendine? Hangi hatasını affedemiyordur kendinde? Ya da kime kızıp zarar veriyordur kendine bu kadar?
Sessiz sessiz attığı çığlıklarını neden kimseye göstermiyordur? Hatta göstermemek için neden çabalıyordur? Son zamanlarda ailesinin bile ümidini kestiği bir anda hayata döner gibi olup tekrar nasıl hayattan kopabiliyordur? Nasıl öldürebiliyordur içindeki inancı? Nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranıp herkesi kandırmaya çalışıyordur?
Herkesi kandırıyor da kendisini kandırsa bile uzun sürmüyordur aslında. İnce bir sızının kalbine vuruşunu hissetmesi pek de uzun sürmüyordur. Bitiremediği sorunlarının daha da büyümesiyle baş edemiyordur artık ve kafayı yiyordur.
Kimi zaman ütopya dediği bir limana sığınıyordur, kimi zaman da kaçıyordur tüm benliğinden. Sanki bir ruhmuşçasına, topuklarına batan dikenlerden çok o dikenlerin çıkarttığı kanları temizlemeye uğraşıyordur. Canı acıyordur ama sadece o kanı temizleyerek canının acısını geçirmeye çalışıyordur. Yapması gereken sadece dikenleri çıkarmak iken o, sadece kan temizlemekle tüm acılarının geçmesini bekliyordur.
Sorgulamıyor bir süre sonra hayatı. Zorlamıyor. Nasibini bulsa da atıyor bir köşeye ve hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor herkese karşı. Kırılsa bile, "Seninle bir sorunum yok, sorunum kendimle." diye yalan da söyleyiveriyor bir anda.
Göremiyor verdiği zararı. Kendine verdiği zarardan çok sonucuna odaklanıyor artık her şeyin ve "Beni rahat bırakın da ne yaparsanız yapın." der gibi geziyor oradan oraya.
Belki de yorulmuyordur sadece, alışıyordur. İnsan en çok da taşıdığı yükü sırtının bir parçası sanmaya başladığında kaybediyordur kendini. O yüzden bırakmıyordur bazı şeyleri. Acı verdiğini bile bile tutuyordur avuçlarında. Çünkü yıllardır taşıdığı yükü bırakırsa geriye ne kalacağını bilmiyordur.
Bir gün mutlu olsa bile tedirgin oluyordur. Sanki kapıyı çalan bir misafir gibi karşılıyordur mutluluğu. "Nasıl olsa gideceksin." diyordur içinden. Bu yüzden bağlanmıyordur hiçbir güzel ana. Daha gelmeden uğurluyordur bazı şeyleri. Kaybetmekten korktuğu için sahip olmayı reddediyordur belki de.
Sonra gece oluyordur. Herkes dağılıp kendi sessizliğine çekildiğinde o da dönüyordur kendine. Gün boyu susturduğu düşünceler kapıyı yeniden çalıyordur. Kaçtığı ne varsa yatağının kenarına oturuyordur. İşte o zaman anlıyordur; insanın en uzun yolu kilometrelerle ölçülen değil, kendisine doğru attığı adımmış.
Ve belki de bütün mesele buydu. Dikenleri çıkarmanın can yakacağını bildiği için yıllardır kan temizliyordu. Oysa fark etmediği şey şuydu; bazı acılar, onları görmezden gelerek değil, tam ortalarına bakacak cesareti göstererek iyileşiyordu.