Bazen zihnimin içinde öyle büyük bir kalabalık oluyor ki, dışarıdaki sessizlik bile bana gürültü gibi geliyor. Herkes susuyor, şehir yavaşlıyor, gecenin karanlığı pencereden içeri süzülüyor ama benim içimde hiçbir şey durmuyor. Bir düşünce diğerinin peşinden geliyor. Bir soru, başka bir soruyu doğuruyor. Cevabını bulduğumu sandığım her şey, biraz daha düşündüğümde yeniden anlamını kaybediyor. Kendimi bazen odanın ortasında unutulmuş bir eşya gibi hissediyorum. Ne tamamen bir yere aitim ne de gerçekten bir yere gitmişim. Aynı yerde duruyorum ama içimde sürekli bir yolculuk devam ediyor. Bir yanım geçmişe dönüp eski konuşmaların cümlelerini tek tek hatırlıyor, başka bir yanım henüz yaşanmamış günlerin ihtimallerini kuruyor. Ben ise ikisinin tam ortasında, hangisine yetişeceğimi bilemeden bekliyorum.
İnsan kendi zihninin içinde kaybolunca çıkış kapısını da bulamıyor. Çünkü kaçmaya çalıştığın yer yine kendin oluyorsun. Bazen geçmişte söylediğim bir cümle takılıyor aklıma. Belki kimsenin hatırlamadığı, üzerinden aylar geçmiş küçücük bir cümle… Ama zihnim onu alıp büyütüyor. Başka anlamlar yüklüyor, başka ihtimaller kuruyor. “Acaba şöyle deseydim?” diye başlayan düşünceler, saatler sonra bile başka bir yere varmıyor. Sonra geleceği düşünüyorum. Henüz gelmemiş günleri, gerçekleşmemiş ihtimalleri, belki hiç olmayacak kayıpları şimdiden yaşamaya başlıyorum. Ve fark ediyorum ki bazen insan, yaşadığı hayattan çok yaşama ihtimali olan hayatların yorgunluğunu taşıyor. Kafamın içinde birbirine çarpan düşünceler var. Bir tarafım her şeyi akışına bırakmam gerektiğini söylüyor, diğer tarafım hiçbir şeyi oluruna bırakmıyor. Bir yanım “Artık düşünme.” diyor, diğer yanım aynı sorunun etrafında dönüp duruyor. Bir yanım geçmişi bırakmak istiyor, diğer yanım geçmişten kalan küçük bir ayrıntıya tutunup bugünün kapısını çalıyor.
Sanki içimde aynı anda yüzlerce insan konuşuyor da ben hiçbirinin sesini tam olarak seçemiyorum. Bazen yalnız kalmak istiyorum. Sonra yalnız kalınca kendimden kaçamadığımı fark ediyorum. İnsanlardan uzaklaşınca içimin daha da kalabalıklaştığını görüyorum. Dışarıda herkes kendi hayatına devam ederken ben bir köşede kendi hayatımın anlamını çözmeye çalışıyorum. Bir şeyleri düzeltmek istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Nereden tutsam başka bir yer elimde kalacakmış gibi geliyor.
Belki de beni en çok yoran şey, her şeyi anlamaya çalışmak. Her insanın bir nedeni olsun istiyorum. Her gidişin bir açıklaması, her suskunluğun bir karşılığı, her kırgınlığın bir sebebi olsun istiyorum. Ama hayat bazen hiçbir açıklama yapmadan bazı insanları çıkarıyor karşına, bazılarını da sessizce götürüyor. Bazı kapılar neden açıldı, bazıları neden kapandı bilmiyorsun. Sadece geriye dönüp bakıyor ve kendine “Bütün bunlar neden oldu?” diye soruyorsun. Belki de bazı soruların cevabı yoktur.
Belki insanın büyümek dediği şey, her soruya cevap bulmak değil; bazı sorularla yaşamayı öğrenmektir. Ben ise hala bazı soruların başında bekliyorum.
Geceleri düşüncelerim daha da belirginleşiyor. Gündüzün telaşı dağılıp herkes kendi sessizliğine çekildiğinde, zihnimin içindeki sesler daha yüksek çıkıyor. Tavana bakıyorum. Bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum. Sonra aklıma bir şey geliyor. Onu düşünürken başka bir şey beliriyor. Derken yıllar önce yaşanmış bir anın içinde buluyorum kendimi. Bir bakış, bir ses, bir sokak, bir akşamüstü… Bazı anılar insanın zihninde fotoğraf gibi değil, koku gibi kalıyor. Bir anda geri geliyor ve seni hiç hazırlıksız yakalıyor.
Sonra yine bugüne dönüyorum.
Ama bugünün içinde de tam olarak bulunamadığımı fark ediyorum.
Belki de uzun zamandır kendime yetişemiyorum. Herkese bir şekilde yetişmeye çalışırken, kendi içimde geride kalıyorum. İnsanların ne hissettiğini anlamaya çalışırken kendi hislerimi erteliyorum. Herkesin yarasını görüp kendi yaralarımın üzerini sessizce kapatıyorum. Sonra bir gün, hiçbir şey olmamış gibi görünen bir anda içimdeki bütün yorgunluk birden ortaya çıkıyor.
Ve insan o zaman anlıyor:
Bazı yorgunlukların uykusu yoktur.
Ne kadar uyursan uyu, sabah yine aynı düşüncelerle uyanırsın. Ben de bazen böyle uyanıyorum. İçimde tamamlanmamış cümleler, yarım kalmış konuşmalar ve cevapsız sorularla. Gün başlıyor ama ben sanki dünün içinde kalmış oluyorum. Bir şeyler yapıyorum, insanlarla konuşuyorum, gülüyorum, hatta bazen gerçekten mutlu oluyorum. Ama bütün bunların arkasında, sessizce duran bir tarafım var. Her şeyi izleyen, her şeyi sorgulayan ve hiçbir yere tam olarak yerleşemeyen bir tarafım. Belki benim karmaşam da bundan ibaret.
Ne tamamen kırgınım ne tamamen iyiyim. Ne geçmişteyim ne gelecekte. Ne gitmek istiyorum ne de kalmanın huzurunu bulabiliyorum. Bir yanım unutmak istiyor, diğer yanım hatırlamak için direniyor. Bir yanım susmak istiyor, diğer yanım anlatacak binlerce cümle biriktiriyor. Ve ben bütün bu karşıtlıkların tam ortasında duruyorum. Kendi düşüncelerimin arasında, kendi sorularımın gölgesinde, kendime ulaşmaya çalışıyorum. Belki bir gün bu gürültü diner. Belki bir sabah uyandığımda zihnim ilk defa bu kadar sessiz olur. Belki geçmiş, geçmişte kalmayı; gelecek de geldiğinde düşünülmeyi öğrenir. Belki ben de her şeyi çözmek zorunda olmadığımı kabul ederim. Şimdilik bilmiyorum.
Sadece şunu biliyorum:
İçimde hala susmayan bir fırtına var. Ben ise o fırtınanın ortasında, elinde hiçbir harita olmadan yolunu bulmaya çalışan biriyim.
Bazen kaybolduğumu düşünüyorum.
Bazen de belki bütün mesele, kendimi bulmak için önce biraz kaybolmam gerektiğidir.