Hayatın bazı dönemleri vardır; ne tamamen kötü diyebilirsin ne de iyi. Sadece yorucudur. Günler birbirinin içine karışır, sabah gözünü açtığında yeni bir güne değil, dünün devamına uyanırsın. Aynı sokaklardan geçer, aynı insanlara selam verir, aynı yüz ifadesiyle “iyiyim” dersin. Ama kimsenin görmediği bir yerde, içinde başka bir hayat devam eder.
Ben bir süredir o hayatın içinde savaşıyorum. Kiminle savaştığımı bazen ben bile bilmiyorum.
Bazen şartlarla.
Bazen insanlarla.
Bazen geçmişte yaptığım seçimlerle.
Bazen de önümde duran ve neye dönüşeceğini bilmediğim gelecekle. Ama en çok, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan tarafımla savaşıyorum. Çünkü insan yorulduğunda her şeyi bırakmak istiyor. Bir süre hiçbir şeyi düşünmemek, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmamak, kimseden bir şey beklememek istiyor. Telefonu kapatıp dünyadan birkaç saatliğine uzaklaşmak gibi… Kimsenin senden bir şey istemediği, senin de kimseden bir şey beklemediğin bir yer. Ama hayat buna pek izin vermiyor. Bir şey bitmeden başka bir şey başlıyor. Bir problemi çözdüğünü düşünüyorsun, başka bir kapının önünde buluyorsun kendini. Bir insana güveniyorsun, sonra güvenmenin de bir bedeli olduğunu öğreniyorsun. Bir şey için mücadele ediyorsun, tam eline geçtiğini düşündüğün anda şartlar değişiyor. Ve insan bir noktadan sonra “Ben ne zaman rahatlayacağım?” diye sormaya başlıyor. Ben de soruyorum. Hem de uzun zamandır. Fakat hayatın bana verdiği cevap hiç değişmiyor:
Henüz değil.
Bu yüzden devam ediyorum. Bazen isteyerek değil, mecbur olduğum için. Bazen güçlü olduğum için değil, başka seçeneğim olmadığı için. İnsanların güçlü sandığı bazı insanlar aslında sadece düşecekleri zamanı erteleyen insanlardır. Ben de çoğu zaman öyleyim. Yüzümde hiçbir şey yokmuş gibi dolaşırken içimde kaç defa dağıldığımı kimse bilmiyor. Bir masada oturup herkesle gülüşürken, aklımın bir köşesinde çözmeye çalıştığım başka bir mesele oluyor. Birileri bana kendi dertlerini anlatırken, benim de içimde büyüyen şeyler oluyor. Ama yine de dinliyorum.
Çünkü insan kendi yükünü taşırken başkasının yükünü de bir süre taşıyabiliyor.
Belki de en garip tarafı bu.
Kendi hayatım darmadağınken başkasının hayatını toparlamaya çalışıyorum. Kendi yarama dokunmaya çekinirken başkasına nasıl iyileşeceğini anlatıyorum.
Kendi yolumu bulamazken başkalarına yön gösteriyorum.
Sonra gece olunca bütün bunların ağırlığı üzerime çöküyor. İşte o zaman anlıyorum; bazı savaşlar kazanılmıyor.
Sadece ertesi gün devam edebilmek için biraz daha dayanılıyor. Benim mücadelem de belki tam olarak bu. Her sabah yeniden başlamak.
İçimdeki isteksizliğe rağmen kalkmak. Hayal kırıklıklarına rağmen insanlara yeniden güvenmeye çalışmak. Geçmişin bıraktığı izlere rağmen geleceğe bakabilmek.
Bazen kendime kızıyorum.
Neden bu kadar yoruldun?
Neden bazı şeyleri hala kafana takıyorsun?
Neden bazı insanlara verdiğin değeri kendinden esirgiyorsun?
Sonra aynaya bakıyorum ve kendime kızmayı bırakıyorum. Çünkü insanın her zaman güçlü olması gerekmiyor. Bazen sadece ayakta kalması bile yeter. Ben hayatım boyunca her şeyi kazanmış biri değilim. Kaybettiğim şeyler de oldu.
Yanlış insanlara güvendiğim, yanlış kararlar verdiğim, sırf bitmesin diye bitmesi gereken şeyleri uzattığım zamanlar oldu. Kendime haksızlık ettiğim günler oldu. Kendi değerimi başkalarının davranışlarıyla ölçtüğüm zamanlar oldu.
Ama bütün bunların içinden geçerken bir şeyi öğrendim:
İnsan bazen kendisini en çok, kaybettiklerinden sonra tanıyor. Çünkü bazı insanlar gidince ne kadar bağlandığını anlıyorsun. Bazı kapılar kapanınca aslında neden o kapının önünde bu kadar beklediğini fark ediyorsun. Bazı hayaller gerçekleşmeyince, o hayali neden bu kadar istediğini sorguluyorsun. Ve bazı savaşların sonunda kazanan taraf olmadığını görüyorsun. Sadece eski halinle yeni halin arasında bir mesafe kalıyor. Ben o mesafede duruyorum.
Arkamda bıraktığım insanları tamamen unutmuş değilim. Ama olduğum yerde de kalmak istemiyorum. İleri gitmek istiyorum.
Korkarak da olsa.
Yorularak da olsa.
Bazen tökezleyerek, bazen yeniden başlayarak…
Çünkü artık şunu biliyorum:
Hayat bana kolay bir yol borçlu değil. Benim de hayata kusursuz bir şekilde yetişmek gibi bir zorunluluğum yok.
Bazen kaybedeceğim.
Bazen kırılacağım.
Bazen yanlış insanlara denk geleceğim. Bazen bütün gücümü verdiğim bir şeyin elimden kayıp gidişini izleyeceğim. Ama yine de kalkacağım. Çünkü benim hikayem, hiç düşmemekle ilgili değil. Benim hikayem, her düştüğümde içimden bir parçayı yerde bırakmama rağmen, kalan parçalarımla yeniden ayağa kalkmakla ilgili. Ve belki bir gün geriye dönüp bugünlere baktığımda, “Ne kadar zor günlerdi.” diyeceğim. Ama asıl söylemek istediğim başka bir şey olacak: “Beni o günler bitirebilirdi. Bitiremedi.” Çünkü ben artık kazanmak için savaşmıyorum. Bazı günler sadece kendimi kaybetmemek için savaşıyorum. Ve insanın kendisini kaybetmediği her gün, belki de kimsenin görmediği en büyük zaferidir.