Cemiyet'e;
Gece…
Saat kaç bilmiyorum.
Zaten bazı duyguların saati de olmuyor.
Seni tanımasam da sana bir mektup yazıyorum şu an;
ama aslında biraz kendime.
Belki ben anlatıyorum ama sen de kendine fısıldarsın bu mektubu usulca, gecenin sessizliğinde…
Yıllar olmuş.
Dile kolay.
Tek bir gün bile bir insanın değişmesi için yeterli ama bazen dün bazı şeyleri anlamaya yetmiyor.
Yıllarca çok konuştuk ikimiz baş başa…
Kalabalığın içinde, orada sen varsın arkadaşım.
Radyoda yıllarca anlattık ama her veda ettiğimiz o sabahlarda kendi içimize sustuk…
Garip bir bütünlük var aramızda seninle.
Adını koyamadığım bir bağ;
Hiç tanışmadık belki, aynı masada dahi oturmadık.
Aynı hikâyeye bile bakmadık çoğu zaman.
Ama yine de…
birbirimizi bırakamadık.
“Uzaktan yakın arkadaşım…”
Cemiyet için sanırım sadece böyle hissediyorum.
Çünkü hayat, Cemiyet’ten arda kalan her günümde başka türlü öğretiyor her şeyi bana, bize, sana…
Belki de insanlarla…
Ve insanlara rağmen.
Biliyorum; nankörlük gördün, gördüm. Eminim sen de kırıldın. Bil isterim, sen gibi ben de kalbim acırcasına kırgın sabahlara uyandım…
Sessiz kaldın, sessiz kaldım ve belki de hep birlikte sustuk.
Ama şunu fark ettim, uzaktan yakın arkadaşım:
İnsan en çok, kime rağmen, nelere rağmen ayakta kaldığını öğreniyor, hatırlıyor.
Ve en sonunda;
Kim için, ne için devam ettiğini...
Ben sesimle kaldım.
Seninle kaldım.
Sanırım en çok da sen gibi kendime kaldım.
Başka hiçbir şeyim olmadığı için değil, onu bırakmadığım için.
Şimdi geçmişimize bir şey söylemek istiyorum:
Geçecek.
Ama unutmayacağız.
Ve geleceğimize:
Hâlâ buradaysan uzaktan yakın arkadaşım, yıllar seni ve beni koparamamışsa demek ki doğru yerdeyiz ikimiz de. Eğer sen de şu an beni okuyorsan ya da dinliyorsan, şunu bilmeni isterim bu sadece bir yayın değil; Bu, bir yalnızlığın uzaktan yakın arkadaşlığı. Ve garip bir şekilde… Bu, insanı daha az yalnız yapıyor.
Ben buradayım.
Sesim yettiği, senin sessizliğine ulaşabildiği kadar…
Pişman İnsanlar Cemiyeti’nden Ben Reha.
Cemiyet’e hoş geldin arkadaşım.