Bazen insanın hayatında öyle bir dönem oluyor ki ne tamamen kaybolmuş hissediyorsun ne de gerçekten bir yere ait. Sanki bir kapının önünde duruyorsun. İçeride seni bekleyen bir hayat var, bunu biliyorsun. Yapabileceklerinin de farkındasın. Ama elin bir türlü kapının koluna gitmiyor.
En garip tarafı da bu zaten. İnsan bazen ne istediğini bilmediği için değil, istediği şeye nasıl ulaşacağını bilmediği için yoruluyor. Kafamın içinde sürekli bir şeyler dönüyor. Başlamam gereken işler, değiştirmem gereken şeyler, gitmem gereken yollar… Hepsini görüyorum ama hiçbirine gerçekten dokunamıyorum. Sanki hayatımı dışarıdan izliyorum da kendi hayatımın içinde misafir gibiyim.
Bir şey yapmam gerektiğini biliyorum. Çıkıp biraz yürümek, insanlarla konuşmak, yeni bir şey öğrenmek, kendime başka bir düzen kurmak… Bunların hepsi kulağa kolay geliyor. Ama insanın içindeki ağırlık bazen bedeninden daha ağır oluyor. Kalkmak sadece yataktan kalkmak olmuyor o zaman. İçinde biriktirdiğin bütün o yorgunluğu da beraberinde kaldırman gerekiyor. Belki de uzun zamandır kendimden kaçmıyorum. Tam tersine, kendime yetişmeye çalışıyorum. Ama ne zaman hızlansam, kendimin başka bir yerde kaldığını fark ediyorum.
Bazen geçmişte bıraktığım bir tarafım çıkıyor karşıma. Bazen yarım bıraktığım bir hayal. Bazen de “ben aslında böyle biri değildim” dediğim eski halim. Hepsi bir yerlerde beni bekliyor sanki. Ben ise hangisine dönüp bakacağımı bilemeden yürümeye devam ediyorum.
İnsan büyüdükçe her şeyin daha anlaşılır olacağını sanıyor. Oysa bazı şeyler yaş aldıkça çözülmüyor, sadece daha sessiz hale geliyor. Çocukken canını acıtan şey ağlamakla geçiyor. Büyüyünce bazı acıların ne adı oluyor ne de gözyaşı. Sadece içinde bir yerde duruyorlar. Belki benim asıl yorgunluğum da buradan geliyor. Çok uzun zamandır kendimi toparlamaya çalışıyorum. Her düştüğümde biraz daha güçlü kalkmam gerektiğini düşünüyorum. Ama kimse bana güçlü olmanın sürekli ayakta durmak olmadığını söylemedi. Bazen insanın oturup “Ben artık yoruldum” diyebilmesi de bir cesaretmiş. Şimdi kendime ilk defa bunu söylemeye çalışıyorum.
Yoruldum.
Ama bitmedim.
Çünkü içimde hala bir yer, bütün bu karmaşanın arasında küçücük de olsa “daha başka bir hayat mümkün” diyor. Belki bugün değil. Belki yarın da değil. Ama bir gün, o kapının önünde daha fazla beklemeyeceğim. Kolunu çevireceğim. Ve belki o gün fark edeceğim ki bütün bu zaman boyunca aradığım çıkış kapının ardında değilmiş. Benim asıl çıkmam gereken yer, kendimin içindeki o bekleme odasıymış.